Edebiyat Notları-4 Haruki Murakami
Merhaba ve yazıya başlangıç şarkısı
Haruki Murakami'nin Sahilde Kafka'sını 2018'de Almanya'da yaptığım bir tren yolculuğumda okuyordum. Kendim de bir kum fırtınasının içinden geçmekte olduğum için aşağıdaki yazı beni çok etkilemişti (Aynı alıntıyı yedi yıl önce de paylaşmıştım.). Anlamlı bir zamanda bana ulaşmıştı...
"Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir. Orada, muhtemelen ne güneş ne de ay, hatta ne yön ne de zaman vardır. Orada, kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder. İşte böyle bir kum fırtınası canlandır gözünde.
Sonra sen, gerçekten de onun içinden geçip gideceksin. O kum fırtınasının içinden. Hem sembol hem de fiziksel olarak görünen o kum fırtınasının içinden. Ancak, hem sembol hem de fiziksel bir şey olduğu halde, aynı zamanda o şey insanın vücudunu binlerce bıçak tarafından kesilmiş gibi lime lime eder. Sayısız insan orada kan akıtmıştır, elbette senin kanın da akacak. Ilık, kırmızı kanın. O kanı avuçlarına dolduracaksın. Senin kanın ile başkalarının kanı birbirine karışacak.
Sonra o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlayamayacaksın. Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu." Haruki Murakami/ Sahilde Kafka.
Çok etkilenmiş, arkadaşım Hacer'e bu yazıyı okuduğum bir ses kaydı göndermiştim. Paylaşmak, ne güzel bir his.
Yazı bana; ne yapmam gerektiğini hatırlatmıştı. Sadece sakin olabilirdim. Bir değişimin eşiğindeydim ve fırtına başlamıştı bile, artık sadece "içinden geçebilirdim". Böyle bir deneyimdi, ileriye doğru zorunlu bir adım ve bir adım daha. Sonrası firtına. Bir süreliğine.. Çünkü fırtınalar diner.
Peki, değiştiğimizde, ve geri döndüğümüzde, kum fırtınasını arkamızda bıraktığımızda nereye sığ(ını)/(a)rız? Belki en zor soru bu. Cevabı aramak ne kadar sürer ve nedir tatmin edici bir cevabın bedeli? Kum fırtınasından sonra değişen kendinle, yine kendin olabilmek ve hikayene devam edebilmek, kendine bir yer edinebilmek, yeni formunla kendini kabul edilmiş hissedeceğin ilişkiler içinde yer alabilmek.. Neye mal olur? Nasıl bir süreç izler bu değişimin filizleri, içeride ve dışarında? Bu soruyu başka bir Japon sanatçı Hayao Miyazaki’nin son filminden ilham alarak pekiştirelim, "Nasıl yaşarsınız? (How do you live?)". Çok zor bir soru. Büyük değişimler, kırılmalar olmaksızın bile çok zor bir soru. Ki bu karakteristik değişimlerin yaşanmadığı bir yaşam öyküsü var mıdır?.. (Yoktur herhalde, çünkü herkesin bir hikeyesi vardır, sahip çıktığı). 29. yaş günümde bu soruyu sorgulamıştım. Nasıl yaşanır? Nasıl yaşarsam anlam vardır? Kısa cevabım, bir anlam bularak, oldu. Viktor Frankl'in dediği gibi: "The meaning of life is to give life meaning" (Yaşamın anlamı ona bir anlam vermektir.). Bu anlamın yapılanışıysa senin tüm hikayen. Ve devamında, sevgiyle sıcak hissederek yaşamak, ki bu da kendi başına uğruna epey emek gerektiren bir amaçtır.
Hayatımda neredeyse gözle görülebilen (!) iki kum fırtınası deneyimledim, beni olduğum kişi olma deneyimimde belirleyici olarak şekillendirdi. Maruz kaldığım bir zorluktan ziyade kendi tercihlerimin birer sonucu olarak o fırtınaların içine girmiştim. Geri dönmek de hiçbir zaman bir seçenek olmadığından, ileri doğru ilerledim, elbette fırtınada uçuşan "keskin beyaz kum tanecikleri" derimi kesti. Kitaptaki bu yazı, kum fırtınasından çıktığımda farklı bir kişi olacağım konusunda haklı çıkmıştı. Çünkü derim iyileşmek için kabuk değiştirdi. Sonraları hayat başka rüzgarlar da estirdi tabii ki, ama temelde fırtınalar şiddetli rüzgarladan "daha" yıkıcıdır. Bu nedenle ayakta kalmak için olabilecek her anlamda başka var oluş yöntemleri geliştirmeniz, dönüşmeniz ve fırtınadan sağlam çıkabilmek için daha bütüncül ve güçlü bir mücadele vermeniz gerekir. Kum fırtınalarında öğrenmemiz gerekenlerden biri de sanırım kendimizi sakinleştirebilme kapasitemizi geliştirmek. Çünkü panik halinde uzun ve çetin bir yolda ilerlemek imkansız olabilir, adımlarımızı sağlam atmalıyız (dengemizi bazen kaybetsek de).
Tüm yaşamıma baktığımda bir mücadele görsem de kimi dönemler ayrı bir savaştı. Clarissa P. Estés Kurtlarla Koşan Kadınlar’da içinden geçtiğimiz savaşların benliğimizin derinlemesine genişlemesini ve zenginleşmesini sağladığını yazmıştı (XIII. Bölüm, Savaş yaraları: Yara izi klanına üyelik, syf. 418). Kendi başlarına hikayeler anlatan muktedir savaş yaraları... Evet, sanırım büyük değişimler, büyük savaşlar sırasında edindiğimiz bir kazanım olarak karakterlerimize eklemlenebiliyor. En azından, çoğu formu böyle diye düşünüyorum.
Edebiyat bize yaşamadığımız birçok şeyi deneyimleme şansı verir ve yaşadığımız birçok şeyi de deneyimleme şeklimizi etkiler. Bir kılavuz olabilir, eğer ruhumuzda onun dediklerine yer açacak kıvrımları* oluşturabildiysek. Sanatı ve en çok onun yazıya dökülmüş formunu bu yüzden çok seviyorum! Tüm bu duyguların ve zengin iç dünyaların kelimelere dökülerek aktarılmasını hep ilgi çekici ve büyülü buldum. İnsanlar arası anlamlı köprüleri bu ifade yollarıyla birbirine bağladığı için ona müteşekkirim.
İşte bu hayranlığın bir sonucu olarak, kümülatif insan kültürünün en güzel ürünlerinden biri edebiyat ve onun değerli notları.. öğrendiğim ve öğrenilmesinin değerli olduğunu düşündüğüm şeyi aktarabilmek için, yeni blog yazısı olarak, şimdi burada.
Not. Bu yazı da diğer birçok yazımın kaderini tozlu raflarda uzun süre kalmakla paylaşıyor. Yaşam bu günlerde aileme ve bana başka bir kum fırtınası getirdi. İçinden geçmek durumundayız. Mücadeleye devam ederken, yazmanın iyileştiriciliğiyle yine buraya kaçtım (çünkü sığınaklara kaçılır sanıyorum...).
Güle güle ve kapanış şarkısı. Bu şarkının var olduğu bir dünyada yaşıyor olmaktan mutluyum: "I put all things where they belong (Her şeyi ait olduğu yere koydum)". Ve "Indeed I was right, indeed I was wrong (Gerçekten de haklıydım, gerçekten de haksızdım)." Evet! Sonuncu genelde öyledir.. fakat her şeyi yerli yerine koyabilmek, büyük bir şans sayılır.
*Kıvrım metaforunu Lacanyen Psikanaliz okumaları toplantılarımızdan birinde Özge Hoca kullanmıştı. Çok incelikli ve yerinde bu metaforu hep anarım, bu yazıda da yerini buldu.
Burada olduğunuz için teşekkürler
ve
bir sonraki postta görüşmek üzere!
Comments
Post a Comment